Warwick öğrencisinden tavsiyeler
Ocak 2006
Ben kimim?
Merhabalar, ben Can
Kavaklıoğlu.
Şuanda Warwick Üniversitesi'nin bilgisayar
bölümünde 3. sınıf bilgisayar bilimi ("computer
science") öğrencisiyim. Bu yazı ile ilgili
görüşlerinizi, tavsiyelerinizi yukarıdaki adresten
ulaşabileceğiniz eposta adresime bekliyorum. Aklınıza gelen soruları,
önerileri bana iletirseniz bu yazının gelişmesine, dolayısıyla
arkadaşlarımızın hayatlarındaki yeni bir döneme olabildiğince
yumuşak bir geçiş yapmalarına yardımcı olabiliriz.
Bu yazının amacı nedir?
Bu senenin başında, Türk Warwick öğrencilerinin ilk
yardımcısı Claudia Turgut hanım'ın, her sene, yeni öğrencilerle
tanışmak için düzenlediği yemekte böyle bir yazıya
ihtiyaç var gibi geldi. Genelde sorular/sorunlar benzer oluyor
ve bu tip bir yazılı cevap en azından bundan sonraki birkaç
senenin işine yarar diye düşündüm.
İngiltere'deki eğitim bizim sistemimize göre nasıldır?
Benim bu güne kadar algıladığım kadarıyla bizim eğitim
sistemimizle İngiliz eğitim sistemi arasında oldukça
büyük farklar var. Bunlardan en göze çarpanı,
İngiliz eğitim sistemindeki "sosyalleşmeyi destekleme" olsa gerek.
Mesela ilk senenin ilk dönemleri, ÖSS telaşından
çıktıktan sonra bana oldukça rahat gelmişti. Bnun
üzerine, kişisel danışmanıma (departmanınızdaki bir hoca) normal
olarak bir tane alınca yetecek olan seçmeli derslerin hepsini
(4-5 tane) almayı düşündüğümü
söylemiştim. O da bana cevap olarak "sizi baskı altına sokmamak
isteğimiz karşısında baskıya girme" demişti. Daha sonra
düşündükçe farkettim ki gerçekten bu
böyle. Hernekadar diğer bölümlerde nasıl tam olarak
bilemesem de, benim gördüğüm kadarıyla İngiliz
sisteminde "sosyalleşme, kendi başına hareket etme bilinci kazandırma"
gerçekten önemli bir yer tutuyor. Bu durumun en belirgin
göstergelerinden birisi de ikinci sene yurt verilmemesi olsa
gerek. Eğer çok uç bir durum yoksa, yurt ofisi size
ikinci sene size kampüsten oda vermiyor; onun yerine okulun
çevresinde, başkalarına ait olan ancak okulun yönetimini
yaptığı, evleri öneriyor. Birinci yılın ikicin döneminin
başlarına doğru, daha yeni edindiğiniz arkadaşlarınızlarından
birkaçıyla ev bakmaya başlıyorsunuz. Bu sistem önce
korkutucu gelse de, sonradan benim çok sevdiğim bir durum oldu.
Sonuçta demek istediğim, İngiliz sistemi, öğrencilerin her
dönem iki vize bir final şeklinde takip edildiği bizim sistemimize
göre (ABD'de de genelde bizim sistemimiz gibi) oldukça
farklı.
İlk sene
İlk sene, diğer senelere göre oldukça farklı olabiliyor.
Zira yeni bir ortama nerdeyse hiç arkaşın bulumadığı bir
üniversiteye yeni bir adım atılıyor. O yüzden
öğrencilerin ilk başlarda kendilerini birazcık sıkılma şansına
karşı hazırlamarı iyi olacaktır. İnsanın kişiliği ne olursa olsun, ilk
birkaç ay biraz garip olabiliyor insan, bu gayet normal bir
durum, ancak hiç kimsenin korkmasına gerek yok;
çünkü buraya kadar gelmeyi başarmış insanların,
burdaki uluslararası ortamın ve okulun yardımlarıyla beraber,
kötü deneyimler yaşaması pek mümkün olmayacaktır.
İlk senenin başlamasından bir hafta önce "orientation week" denen
bir aktiviteler zinciri düzenleniyor. Herkesin bu haftaya
katılmasını öneririm. Hernekadar bir hafta kadar erken gitmek
gerekse de, o bir hafta gerçekten çok gerekli olabiliyor.
Odanıza yerleşmeniz, yanlız kalmayı, etrafı biraz olsun öğrenmek
için gerçekten çok gerekli bir hafta. Yalnız
şöyle bir duruma hazırlılı olmanız da fayda var, benim gibi
talihsizliğe uğrayanların odaları, bir hafta erken gittiğinizde hazır
olmaya biliyor. Bunun sebebi ise 30 haftalık yurtların dönem
zamanları dışında başka işler için kullanılması. "Orientation
week" de bu 30 haftanın dışında olduğu için, bazı odalar hazır
olmayabiliyor. Bu durumda size başka bir oda veriyorlar ve ertesi
haftasonu odanız boşaldığında, asıl odanıza geçiyorsunuz.
Temelde yine bu durum sebebiyle 30 haftalık yurtlarda, tatile geri
geldiğiniz zaman odanızda bırakmak istediğiniz bütün kişisel
eşyalarınızı ya odanızdaki dolaba sığdırmanız, yada koridorunuzdaki
odaya paketleyip koymanız gerekiyor. Yada alternatif olarak 49 haftalık
bir yurtta kalan arkadaşınızın odasına birkaç parça
eşyanızı bırakabilirsiniz.
Yemek
Burada yaşarken farkedeceğiniz bir konu da (özellikle erkek
öğrencilerin) evde yemek pişmesinin aslında ne kadar önemli
olduğu olacaktır; çünkü bizim bildiğimiz anlamda bir
yemekhane yok. Restoranlar, hatta kafeterya (tepsiyle tabaklarınıza
yemek aldığınız) var, ancak "yemekhane" yok. O yüzden genel olarak
öğrenciler, kendilerine sağlanan mutfakta kendi yemeklerini
pişiriyorlar. Bu durum gerçekten ilginç ve hayat
için oldukça faydalı deneyimleri beraberinde getiriyor.
Eğer yemek pişirmeyi sevenler varsa, Warwick'teki uluslararası ortamda
oldukça yeni tadlarla tanışabilirler. Özellikle çok
sayıdaki uzak doğulu öğrencilerden bir arkadaş edinirseniz, bize
baya yabancı tadlarla tanışabilirsiniz. Eğer şimdilik kalsın diyorsanız
yemek pişirme konusuna, o zaman okulun sitesindeki yemek yerlerini
araştırabilirsiniz. Ana kampüste yeterli sayıda yemek yerleri
bulabilirsiniz.
Alışveriş
Hertürlü alışveriş için ana kampüste
birkaç dükkan var. Bunların en büyüğü
Costcutter isimli market. Donmuş yemeklerden, baharatlara, dergilerden,
kahve çeşitlerine kadar, çoğu temel ihtiyacınızı burada
giderebilirsiniz. Büyüklüğü 2-3 M li Migros dersek
yanlış olmaz sanırım. Coscutter'ın hemen yanında Lazerlizard isimli
kırtasiye/postane var. Coscutter'dan ileriye doğru gittiğinizde soldan
aşağıda ise, Student Shop var, burası her iki öteki dükkandan
küçük olsa da, her ikisinin de sattığı
ürünlerin bir kısmını bulabilirsiniz. Student Shop' dan ileri
devam ettiğinizde Student Union binasına girmiş oluyorsunuz, burası
öğrenciler için yapılmış temel merkez diyebiliriz.
İçinde birden fazla yemek yeri, kahve satan bir yer (Starbucks
benzeri), hatta bilardo masaları var. Binanın altında da bankalar ve
eczane var. İlk günlerde ihtiyaçlarınızı bu
dükkanlardan görmeniz uygun olacaktır. Ancak vaktiniz olduğu
bir zaman Tesco' ya (büyük marketler zincirinin şubesi)
gitmeniz şart. Costcutter'dan yürüyerek 10-15 dk ileride
oldukça büyük bir market var. Bu yolu tarif etmeye
kalkmayayım, kime sorsanız gösterirler. Tesco'nun bulunduğu yerin
ismi Cannon Park. Burada Tesco (en büyük market) nun
yanısıra, Wilkinson (bisiklet malzemeleri, yatak örtüleri,
kumaş/banyo/bahçe ürünleri, deterjanlar,
parfümler vb..), Iceland (Tesco'dan daha fazla çeşitli
"kaliteli" donmuş ürünler), Boots (büyük eczane),
Gigante (bilgisayar dükkanı), karpostal dükkanı gibi 5-10
dükkan var. Sadece Tesco'ya gidip, diğerlerine bakmadan
dönmeyin derim.
Banka
Dükkanların yanısıra buradaki alışverişin büyük bir
kısmı Internet'ten yapılıyor. Bunun için ve diğer para işlemleri
için bir banka hesabına ihtiyacınız olcak. Eğer ilk
günlerde bankaya giderseniz, uzuuun bir kuyruk beklemeye hazır
olun. Eğer kalabalık içinde kuyruk beklemeyi sevmiyorsanız
(özellikle ilk günlerde iyi gelmeyebilir), size tavsiyem,
eğer aceleniz yoksa, birkaç hafta sonra, bütün
bankalar bomboşken banka hesabınızı açmanız. Kuyruklar bol bol
karşınıza çıkacak. Ancak sadece "orientation week" ve ilk
haftalarda. Onun dışında hayatınız oldukça kuyruksuz
geçecektir (partilere girme kuyruğunu saymıyorum,
çünkü bu kuyruklara kendim girmedim ve giren
insanlarında kuyrukta eğlendiklerini düşünüyorum).
Rootes
İlk sene bana Roots yurdu çıkmıştı. Benim kaldığım yeni roots
binasıydı, o yüzden diğerlerine göre daha iyi olduğunu
söylüyorlardı (diğerlerini gidip görmedim
açıkcası). Bütün bina düz ve uzuun bir koridorla
birbirine bağlanmış, aralarda yangın geçirmez kapılar konmuş. Bu
kapılarla bloklar ayrılıyor, bir binada, 3 Blok var. Her katta
merdivenle çıktıktan sonra sağa ve sola dönebiliyorsunuz.
Her bloğun her katında yaklaşık 16 oda var. Bunlar 8 erli olarak sağa
sola dağılıyor, ortada ise oldukça geniş bir mutfak var. Hem
sağda hem solda duş ve banyolar var, ayrıca yine hem sağda, hem solda
ikişerden 4 tuvalet vardı yanılmıyorsam. Eğer arkadaş edinme
yeteneğiniz bol değilse, kendi bloğunuzun kendi katıyla arkadaş
oluyorsunuz. Bunun bir sebebi de arkadaşlarınızla mutfağı (sosyal
ortam), paylaşmanız, bir de idari olarak, kat sorumlunuzun aynı olması.
Roots yurdundan şikayetçi değildim, ancak çok memnun
olduğum da söylenemez. Önceden düşünülenin
aksine banyo, tuvalet, mutfak durumlarında herhangi bir sorun
yaşamadım. Bunun en büyük sebebi, bu alanların hafta
içi hergün temizleniyor olmasıydı. Beni daha çok
etkileyen arkadaşlarımın sosyal olarak benden biraz farklı olmasıydı.
Birtane Yunan'lı arkadaş dışında hepsi İngiliz'di. Sanırım daha karışık
olsa daha renkli olabilirdi. Yaş olarak aramızda az da olsa biraz fark
vardı. Diğer yandan sosyal olarak, onlar liseyi bitirmiş, hayatlarının
en özgür ortamı olan üniversiteye gelmişlerdi, ona
göre davranıyorlardı. Ben ise yabancı bir ülkede okumaya
gelmiştim. Bunun yanına, (özellikle gençlikte) geceleri
eğlenmeyi seven İngiliz kültürünü koyduğunuz zaman,
kişisel olarak benim haz duymadığım bir karışım ortaya çıkmıştı.
Ancak gerçekten bir rahatsızlık duymamıştım, sadece şuandaki
sürekli görüştüğüm arkadaşlarımın
hiçbiri oradan çıkmadı.
Diğer gördüğüm yurtlar arasında: Arthur Vick (otel gibi,
daha sessiz, sakin, çok az da olsa merkezden uzak, daha
çok lisans üstü öğrencilerine yönelik
denebilir), Whitefields (oldukça sosyal, daha ev gibi ve odaları
daha iç içe), Cryfield (benim gördüklerim
gerçekten hoş değildi, oldukça küçük ve
sıkışık gelmişti bana), Heronbank (Artur Vick'den daha da fazla otel
gibi, daha sessiz, sakin ve daha merkeze uzak), Tocil (apartman odaları
gibi, Cryfield'dan daha iyi, ancak hala biraz sıkışık) sayılabilir.
Benim kaldığım Roots oda olarak seçimler arasında en iyi
denebilirdi. Oldukça büyük olan pencereden açık
bahçeye bakılıyordu. Geniş ve ısıtması oldukça iyiydi
(ısıtma kampüs genelinde olduğu için farklı olacağını
sanmıyorum). Bunun yanında ücreti de hesaplıların arasındaydı.
Ancak dediğim gibi benim kaldığım yeni roots idi, eskisini
içinden hiç görmedim. Eğer sosyal olarak kendinizi
açık hissediyorsanız, o zaman kesinlikle Roots iyi bir
seçim olacaktır.
Rootes dan Costcutter'a giderken fotoğraflar
"Fresher's flu"
İlk senenin ilk dönemlerinde çok dikkat edilmesi gereken
bir konu, "fresher's flu" denen grip salgını. Denilene göre her
sene olan bir salgınmış. İlk sene ben de buna yakalanmıştım ve
hayatımın en kötü gribiydi. Bir de o zamanlar sars
gündemdeydi, "aha sars oldum, gidiyorum" diyerek yatakta kalmıştım
öylece baya bir süre. Sonradan Türkiye'den
götürdüğüm ilaçlar sayesinde (burada
ilaç vermek konusunda biraz daha sıkı davranıyorlar, aslında
haksız da değiller, antibiyotikleri gereğinden fazla kullanıyoruz
millet olarak) uzun bir sürede iyileşmiştim. Anladığım kadarıyla,
bu grip, dünyanın her yerinden gelen virüslerin bir kokteyli
oluyor ve insanı baya bir yatırıyor. O yüzden aman dikkat.
Kalabalık ortamlarda ağzınızı kapalı tutun, terlemeyin, terli terli
soğuk su içmeyin, annenizin sözünü dinleyin, ne
yaparsanız yapın buna yakalanmayın. Diğer yandan, hava değişikliği,
diyet değişikliği, efor değişikliği bir anda olduğu zaman zaten insanın
vücudu bir sarsılıyor, 3. senede bile bunu yaşadım, o yüzden
kendinize dikkat edin gerçekten (işte size bir hayat dersi daha,
bu gibi dersler sebebiyle yurt dışında okumak baya faydalı oluyor).
Dersler
Dersler olarak, bizim liselerimizden, OKS ve ÖSS mizden
geçmiş herhangi birisinin, kendisini kaybetmediği sürece
buradaki sistemden geçmemesi gerçekten oldukça
zor. Yine bu sadece benim bölümüm için
geçerli, diğer bölümleri bilmediğim için, ancak
diğer bölümlerde bile sanmıyorum ki bizim sistemimizden
buraya gelebilen bir öğrenci herhangi bir akademik zorluk
çeksin. Muhtemelen dikkat edilmesi gereken en önemli nokta,
sistemin farklı olduğunu kavrayabilmek. Bizim sistemimizde hocalar ve
dersler burdaki sistem gibi hissettirdiğinde, hiçbirşey yoktur
ve tamamiyle serilebilir, ancak burada öyle değil. Genel olarak
belli bir seviyede tutmanız gerekiyor çabalarınızı. Böylece
sene boyunca bir öğrenme süreci yaşamanız gerekiyor. Eğer
konular ilginizi çeker, boş zamanınızda derslerini
gördüğünüz konularda araştırma yaparsanız,
istediğiniz alanlarda gerçekten ilerleyebilirsiniz. Dediğim gibi
dersler konusunda önerilebilecek fazla birşey yok, özellikle
her bölümün kendine özel uygulamarı varken.
Kitaplar
Kitap konusu yine bölümden bölüme değişiyor olsa
gerek. Ancak bizim bölümde kitaplar genelde zorunlu değil,
fazladan araştırma yapmak istemiyorsanız, gerekli de olmayabiliryorlar.
Kitaplıkta dursun diye kitap almaya karşı olduğum için ben
genelde kitapları almadım; çünkü genelde hocaların
Internet sitelerinde, deste işledikleri notlar veriliyor (bunun her
dalda böyle olmadığını duydum), o yüzden ben her dersin
kitabını almadım. Ama yine de bazı derslerin ya anlatımını
beğenmedim/anlamadığım için kitap almak gerekli oldu. Kitap
almak için birkaç kaynak var. Birincisi okulun
içindeki Arts Centre' deki kitapçı. Kitap edinmenin en
kolay (dolayısıyla bazen en pahalı) yolu buradan almak. Alternatif
yollar olarak, bölümünüzün etrafında,
büyük anfilerin yanındaki panolarda ikinci el ilanları
görebilirsiniz. Ben birkaç ikinci el kitap aldım,
hiç de fena değillerdi. Dediğim gibi bizim
bölümümüzde çoğu kitap zaten çok
kullanılmadığı için, öylesine alan insanlar kitaplarını
satarken, yeni görünümlü kitaplar
bulabiliryorsunuz. Başka bir kaynak www.amazon.co.uk Amazon'un
İngiltere sitesi. Bunun yanında başka ikinci el siteleri var Warwick
için yapılmış, mesela www.warwickexchange.co.uk bu site de
çalışıyor, buradan da birkaç kitap aldım, site kitap
sahipleri ile (öğrenciler) sizi buluşturuyor. İlan panolarında
sizin senenizde açılan siteleri görebilirsiniz.
Bisiklet
Bisiklet önemli bir konu. Bisiklet almak isteyenler biraz sorun
yaşayabiliyorlar. İlk sene kampüste uzakta kalmıyorsanız o kadar
gerekli olmasa da ikinci sene gerekli olabiliyor. Ancak bizdeki gibi
bir "bisiklet nedir ki 100 ytl olsun en çok iyice birtanesi"
olmuyor genelde durum. Bisiklet oldukça geniş bir sanayi olduğu
için 100 pound dan aşağı bulunamıyor pek (benim birkaç
arkadaşım iyi bisikletlerini ~400 pound a aldılar). 100 pound u da
çevirince kötü rakamlar ortaya çıkıyor. Ama
zamanla bu çevirmeyi yapmamayı öğreneceksiniz. Aslında
yapılmaması da lazım. İngiltere pahalı deniyor genel bir
görüş olarak, ancak bunun temel sebebi kur farkı. Eğer
politik ve siyasi olarak birbiriyle dengeli ülkelerden oluşmuş bir
dünyada yaşasaydık (yani kur farkı olmasaydı), o zaman
gerçekten İngiltere o kadar da pahalı olmazdı. Herneyse,
bisiklet
için uzun araştırmalarım sonunda iki kaynak buldum. Bunlardan
birtanesi, polisin yaptığı açık artırma. Burayı
deneyebilirsiniz, ancak ben baktığım zaman gerçekten pek işe
yarayacak birşey yoktu. Polis etrafta unutulan/bırakılan (genelde
uluslararası öğrenciler geri dönerken olsa gerek)
bisikletleri bir yardım kurumu adına açık artırmayla satıyor.
Ancak gördüğüm rakamlar (30 - 50+ pound), hiçbiri
tamam olmayan bisikletler için çok fazlaydı. O
yüzden biraz daha araştırmadan sonra, şimdiye kadar daha ucuzunu
görmedeğim şu adresi buldum: www.sterlinghouse.co.uk Bu
adresten 40 + 10* +
10** toplam ~60 pounda yeni bir bisiklet edinebiliyorsunuz. Buradan
aldığım bisiklete pek iyi bakmamış olsam da, ikinci sene de
kullanabiliryorum şuanda. (*Bir sene içinde çalınırsa
yenisini yollama sigortası, **kilit,taşıma ücreti) (Bisikletinizi
yağlamak için, bisiklet yağını Wilkinson'dan bulabilirsiniz ~1
pound çok gerekli birşey gerçekten) (Arasıra bir bisiklet
tamircisi Student Union binasına geliyor, gerekirse). Bu siteden alınan
bisikletlerin ucuz olabilmesinin sebebini şöyle
açıklıyorlar, bazı durumlarda, bisikletler ya satıcının elinde
kalıyor, yada yanlış renk gibi bisikletin kullanılmadan geri iade
edilmesi durumu oluyor. Bu site de bu bisikletleri daha ucuz (normal!)
bir fiyata satıyor.
Bisikletle yollarda bizim ülkemize göre çok daha rahat
olabilirsiniz. Yollarda arabalar, yayalar için durdukları gibi,
bisikletler için de duruyorlar. Ancak tabi dikkati asla
bırakmayın, zira ender de olsa durmayan sürücüler
çıkabiliyor.
Bisiklet tamileri için Cannon Park daki (Tesco'nun orası)
Wilkinson mağazasında aradıklarınızı bulmaya çalışabilirsiniz.
Wilkinson'un ufak bir bisiklet bölümü var. Asıl bisiklet
tamircisi ve parça satıcısı olarak Halfords ( www.halfords.com ) isimli
Coventry'deki dükkanı biliyorum. Bir de arada sırada öğrenci
birliği binasına bir bisiklet tamircisi geliyor.
Klüpler
Sosyal olarak geniş ve hareketli bir ortam mevcut gerçekten.
Senenin başında (genelde okulun 2.haftası) iki gün boyunca
hergün farklı klüplerin tanıtıldığı "fresher's fair" denen
bir fuar düzenleniyor. Burada bütün klüpler
yerleşiyor, sizde onları gezerek hangilerine üye olmak
istediğinizi seçiyorsunuz. Genelde klübün üyeleri
sizinle konuşuyor, anlatıyor, şeker, balon veriyorlar. Hepsine üye
olmasanız da, hepsini gezmenizde fayda var, zira arkadaşlarınız genelde
bu klüplerden çıkıyor. Mesela benim şuanki arkadaşlarımın
nerdeyse tamamı bilgisayar klübünden. Türk
klübü de var. İlk sene ona da katılmanızı tavsiye ederim.
Türkiye'den ve KKTC'den bir sürü yeni arkadaş
edinebilirsiniz. Genelde birkaç Türkiye ile ilgilenen
yabancı arkadaşlar da oluyor. Klüpler konusundaki beklenmedik bir
nokta, herhangi bir klübe üye olmak için ya Spor
Klüpleri Federasyonuna yada Sosyal Klüpler Federasyonu'na
üye olmanız gerekiyor, bunun için de, ya yıllık yada
okuyacağınız süre boyunca bir ödeme yapıyorsunuz, ki genelde
klüplere girmek için verdiğinizden daha fazla oluyor.
Mesela ben ilk sene yanlış hatırlamıyorsam bu federasyona 18 pound (3
senelik), bilgisayar klübüne de 2.5 pound vermiştim. Biraz
ilginç gerçekten. Ancak bu sizi durdurmasın,
gerçekten bu noktada parayı düşünmeyin
(düşünenler varsa), çünkü burada
edineceğiniz arkadaşlıklar gerçekten çok önemli.
Spor
Liseden mezun olduğuktan sonra, bir sene sonra lisedeki arkadaşlar
olarak hepimiz baya bir kilolanmıştık. Bende hala bir kısmı duruyor. O
yüzden bu konuya gerçekten dikkat edin. Eğer
bilinçli ve düzenli olarak bir spor yapmazsanız, beden
dersleri olmadığı için, yapcak başka birşey olmadan,
çikolata, makarna, pilav üçgeninde kilolar
dolabiliyor istenmeyen bölgelere. Ya bir spor klübüne
üye olun, yada spor salonuna, havuza (kapalı havuz var) gidin.
Sigorta
Okulun içindeki sigorta firmasına bir uğrayabilirsiniz.
Üniversite içinde olukça hesaplı sigorta yapıyorlar.
Kampüste çok sık olmasa da arada sırada, açık
bırakılan kapılardan içeri girmeler olabiliyor. Mesela kapınızı
kapatmadan mutfağa giderseniz, ve bu sırada kapınızın önünden
bir yabancı geçiyorsa, dizüstü bilgisayarınızla
arasında birkaç metre olabiliyor. Bu kişinin zaten çok
ıssız olmayan bir ortamda kaybolması da oldukça kolay oluyor.
Aslında sigorta yaptırsanız da bu konuya dikkat etmelisiniz,
çünkü bazı durumlarda sigorta firmaları da bu durumu,
"tedbirsizlik" sebebiyle "anlaşma dışıdır" diyip, sıkıntı
çıkarabiliyorlar, bunu sigorta yaparken kontrol edin ve ona
göre davranın. Hernekadar mutfağa gitmek için kapı kitlemek
rahat bir durum olmasa da, durum böyle.
Telefon
Buraya gelir gelmez, gelir gelmez ama, bir iki gün sonra değil,
ilk iş olarak bir cep telefonu hattı alın. Eğer önceden
tanıştığınız arkadaşlarınız varsa, aynı şebekeden almaya
çalışabilirsiniz, ama onun dışında, eğer İngiltere'de çok
konuşmayı düşünmüyorsanız, ve güzel bir telefon
edinmek gibi bir kaygınız yoksa ilk iş olarak Lazerlizard daki
(Costcutter' da da olabilir) postaneden bir cep telefonu hattı alın.
Aynı bizdeki gibi iki yol seçebilirsiniz. Ya kontörlü,
yada hatlı (burada kontratlı diyorlar). Eğer benim gibi sadece gelen
aramalar için düşünüyorsanız cep telefonunu, o
zaman kontörlüyü tavsiye ederim. Ama yok buradaki
arkadaşlarımı da arıycam, güzel de bir telefon isterim diyorsanız,
o zaman biraz beklemeniz gerekecek, muhtelemen Coventry'deki
büyük bir telefoncuya gidip bakınmak isteyeceksiniz (12
numaralı otobüsle). Hatlı telefonlarda genelde bir anlaşma
imzalıyorsunuz, bu anlaşma dahilinde telefon şebekesi size belli bir
dakika, ve belli sayıda mesaj atma hakkı veriyor, bunların dışında
ücret ödüyorsunuz (genelde ödemiyorsunuz). İşin
güzel yanı, bunların yanında telefonu da veriyor. Ancak iyi bir
telefon isterseniz, aylık ücreti daha yüksek bir kontrat
imzlamanız gerekiyor (tabi daha fazla konuşma ve mesaj hakkınız
oluyor). Buradaki bir önemli nokta, hernekadar denemediysem de, bu
dakikaların ve mesajların uluslararasında geçerli olmadığını
düşünüyorum. Kontratın bir sıkıntısı, burada olmadığınız
zamanlarda da ücret ödüyorsunuz, ve bildiğim kadarıyla
kullanmadığınız dakikalar/mesajlar ertesi aya aktarılmıyor. Yani işin
tek espirisi burada arkadaşlarınızla konuşmak ve istediğiniz telefonu
edinmek oluyor. Peki Türkiye'yi nasıl arayacaksınız? Coscutter'a
gideceksiniz, en sağdaki uzun kasaya gideceksiniz, orada uluslararası
telefon kartları satılıyor. Hemeen onlardan alacaksınız. 5, 10, 20
pound birimlerinde satılıyor, ve bildiğim kadarıyla 2 tane marka var,
bitanesi Yes Card, bitanesi Swift Call Card. İkisini de kullandım, pek
bir fark görmedim aralarında. Herhangi birtanesini alabilirsiniz.
Almadan önce kasadan bu kartların ücretlerinin yazdığı bir
dosya var, onu isteyip, bir kenarda o dosyaya bakıp geri gelip, ucuzunu
alabilrisiniz. Şu anki (2005) fiyatlar şöyle, İstanbul ~7
penny/dakika, İstanbul dışı ~12 penny/dakika, ceptel ~18 penny/dakika.
Bozuk para
Bozuk parayı insanı gerçekten şaşırtıyor. İlk zamanlarda
(birkaç ay) kasaya gitmeden önce bozuk para verecekseniz
hazırlasanız iyi olur. Aksi taktirde sonuçta "kasiyere al para,
sen seç" demek zorunda kalabilirsiniz. Özellikle arkada
bekleyenlerin yarattığı stres altında yabancı bozuk paraları toparlamak
gerçekten zor olabiliyor. Bu duruma karşı bankadan alacağınız
banka kartını da kullanabilirsiniz.
Direct Debit
Warwick'e geldiğinizde para ile ilgili her yerde herkesin ağzından bu
kelimeyi duyacaksınız. Bu terim aslında sadece "otomatik ödeme"
demek. Ancak İngiliz bankacılık sistemi bizimkinden önce kurulduğu
için, anladığım kadarıyla bizden baya bir hantal durumda. O
yüzden bankacılığın geldiği en son nokta olarak bu
gözüküyor. Kredi kartlarını herkese vermiyorlar, mesela
uluslar arası öğrencilere. İkinci sene HSBC'ye özel olarak
başvurmama rağmen vermediler, haberiniz olsun. O yüzden
Türkiye'den çıkmadan döviz limiti güzel olan bir
kredi kartı edinmek isteyebilirsiniz. Burada size "banka kartı"
veriyorlar, ismi de Solo yada Switch oluyor. Bana verdikleri Solo,
üstünde amblemini görebilirsiniz. Ancak merak etmeyin,
kredi kartı kadar geçerli bu kartlar da. Hem Internet'te hem de
kart kabul eden her işyerinde geçiyor. Sadece kredi limiti
olmuyor, ona da fazla ihtiyacınız olmasa gerek.
Bilgisayar
Bilgisayarınızı getirmenizi tavsiye ederim. Buradaki fiyatlar
bizimkinden ucuz değil, genelde az birazcık daha pahalı. Okulun
etrafında bilgisayar labratuarları da genelde yeterli. Labraturarlardan
yüklediğiniz ücret kadar çıktı (baskı) da
alabiliyorsunuz; ancak bunu yapmadan önce departmanınızın kendi
bilgisayarlarında size çıktı kredisi verip vermediğini
öğrenin. Mesela bizim bilgisayar bölümü
öğrencilerine her sene belli bir sayfa baskı hakkı veriyor.
Şimdiye kadar asla aşmadım. İsterseniz ders notlarını da basabilirsiniz
böylece, ama genelde hocalar bunları basıp veriyor zaten size.
Özel bir baskı işiniz varsa LazerLizard'da yapıyorlar.
Eğer kendi bilgisayarınızı getiriyorsanız ve oyun oynamak gibi bir
düşünceniz varsa, şiddetle "shuttle" boyutundaki
bilgisayarları tavsiye ederim. Buradan 50 pound civarına bir ekran
alarak kullanabilirsiniz ve çok daha iyi bir seçim yapmış
olursunuz. Taşıması birazcık daha zor olsa da, parçalarının
değiştirilebilirliği ve ısı gibi problemlerin daha az olması sebebiyle
oyun oynamak isteyenlere "shuttle" tipi bilgisayarları şiddetle
öneririm.
Türk Öğrenciler
Warwick'de 40-50 kadar Türk öğrenci var. Bunların çoğu
lisans üstü (bir sene gelip gidiyorlar). Ne yazık ki bu gibi
sebeplerden (bir türlü denk gelememek, derslerin,
departmanların tamamen farklı olması vb..) genelde İngiliz'lerle
arkadaşlık kurdum. Tabi burada asıl suç benim. Türkiye
klubüne yeterince ilgi göstermedim, biraz pasif davrandım.
Ancak herkese önerim, Türk öğrencilerden uzak
durmamaları; çünkü anlaşamasanız bile, arada sırada,
Türkçe konuşmak, Türk insanlar görmek
gerçekten oldukça rahatlatıcı oluyor. Bunun sebebi de
aksi taktirde sürekli kendinizi bir filtreden geçirerek
yaşıyorsunuz ve bu bir süre sonra sizi sıkmaya başlıyor, arada
sırada rahat rahat konuşmak, yolun yordamın aynı olduğu insanlarla
konuşmak oldukça iyi olabiliyor.
İkinci sene
Gördüğüm kadarıyla her sene birbirinden her alanda
oldukça farklı oluyor. Arkadaşlar, akademik ortam, sınavlar,
herşey her sene oldukça farklı boyutlar kazanıyor. İkinci sene,
hiç tanımadığınız insanların arasına katılmak yerine,
önceki sene arkadaşlarınızla seçtiğiniz eve gidiyorsunuz.
İlk seneye göre gerçekten farklı hisler oluyor. İkinci sene
evle yapılması gereken işlemler olacak, mümkünse bunları
İngiliz bir arkadaşınız üstüne yığabilirsiniz;
çünkü fatura ödeme vb.. gibi durumları, "yerli"
oldukları için, daha iyi idare edebilirler.
Evle yapılması gerekenler yurt ofisi tarafından oldukça
açık bir şekilde belirtiliyor genelde o yüzden pek tavsiye
edilecek birşey yok ev konusunda. Mutfağa giderken kapınızı kitleme
derdi yaşamamanın keyfini sürebilirsiniz. Sigorta
yaptırabilirsiniz okulda yada Internet'ten.
Üçüncü seneye geçerken ev konusu yeniden
gündeme geliyor. Aslında öneki sene ile aynı zamanlarda.
Benim arkdaşlarım İngiliz soğukluğu yaparak, bakalım belli olmaz
demişlerdi, ama sonradan iyice anlaştık, ertesi sene de tuttuk evi.
Üçüncü sene artık iyice arkadaş olduk, baya iyi
anlaşıyoruz.
Ev konusunda öğrencilerin ailelerini bir nebze rahatlatmak
için belirteyim, yurt ofisi dönem içerisinde evlere
haberli ziyaretler yapıyor ve oldukça titiz bir biçimde
herşey yolunda mı diye evin içinde bakınıyorlar.
Üçüncü sene
Son sene gelince herkes iş arama planlarına girişiyor.
Üniversitenin kariyer servisi
isimli bir bölümü var. Eğer İngiltere'de
çalışmayı düşünüyorsanız, oldukça
faydalanabilirsiniz. Ev için iki seçeneğini var, yurtdışı
öğrencisi olduğunuz için kampüse kolayca
geçebilirsiniz, yada yine (aynı yada farklı) arkadaşlarınızla
bir (aynı yada farklı) ev tutabilirsiniz. Yukarıda bahsettiğim gibi ben
yine aynı arkadaşlarımla aynı evde kaldım (bir tanesi "sandwich" senesi
yaparak bir sene iş tecrübesi edinmek üzere ayrıldı, onun
yerine başka bir arkadaş geldi). O yüzden oldukça rahat
oldu. Yazın geri getirmediğim eşyalarımı odamda bırakabildim, bildiğim
yere, bildiğim insanların arasına geldim, bütün bunlar olan
değişikler içinde insanı rahatlatan şeyler.
Son sene genelde diploma notuna en fazla etki eden sene oluyor
(dört senelik, lisans üstü programı dahil olan,
programlar hariç), o yüzden ilk dönemden dersleri daha
sıkı tutmakta fayda var.
Havalar
Kampüste kışın soğuk sıkıntısı olmamıştı. Kampüsün
merkezi kalorifer sistemi fazla fazla çalışıyor. Evlerde durum
biraz daha farklı olabiliyor. İkinci sene eve çıkarken evin
çift cam olması önemli bir seçenek olarak
düşünülebilir. İkinci sene odamın çift camı
yoktu, oldukça soğuk olabiliyordu. Diğer yandan ev arkadaşları
ile (genelde kombili evler) kombinin ne kadar çalıştırılacağı
konusunda da uzlaşmak gerekebiliyor. Herkes aynı sıcaklığı
sevmeyebiliyor. Yağmur İngiltere'den beklenmeyecek kadar az yağıyor.
Bir dönem içerisinde her iş günü okula bisikletle
gidip gelsem de, bir yada iki kez ciddi yağmura yakalanıyorum. Bu da
genelde eve gelirken oluyor. Derse giderken ıslandığımı nerdeyse
hatırlamıyorum. Sanırım yağmurun seğrekliği yerel bir özellik.
Havanın bir ilginç özelliği akşamları soğumasını
beklediğiniz saatlerde, hava ısınabiliyor. Sanırım bu da okyanustan
gelen bir özellik. Havaların en sıkıcı özelliği bulutları.
Özellikle kışın mavi gökyüzü ender
görülüyor. Genelde hava hep bulutlu. Bu durum bazen
sıkıcı olabiliyor.
Uçak
Ben genelde British Airways i kullandım, genelde en uygun fiyatlı olanı
olduğu için. Uçak konusundaki püf nokta, Heatrow
yerine Birmingham hava alanını kullanmak. Heatrow'a giderseniz,
indikten sonra iki saatlik bir otobüs seyehati yapmanız gerekiyor.
Bunun yanında otobüsü yakalamak, genelde geç kalınca
beklemek, otobüs bileti almak (hem önceden almak, hem de para
vermek anlamında) gibi sıkıntılar ortaya çıkıyor. Tabiki
dönüşte de aynı durumlar yaşanıyor. Bir diğer nokta da
alıştıktan sonra değiştirmesi zor geliyor.
Birmingham hava alanı, Coventry'e 20-25 dk uzaklıkta. Hem tren, hem
otobüs içinden geçiyor. (Heatrow da trene binmek
için Londra'ya gitmeniz gerekiyor, bu da ayrıca birkaç
saat demek) Ayrıca daha küçük bir hava alanı olduğu
için çok daha rahat bir ortam var. Uzun kuyruklar
kalabalık yok. Heatrow'dan otobüs gidiş dönüş 30 pound,
Birmingham'dan 3 pound. Tek dezavantajı direk uçuş yok, arada
bir yerde uçak değiştirmeniz gerekiyor. Yani Heatrow'dan
Coventry'e giderken otobüste geçirdiğiniz yaklaşık iki
saati, bir hava alanında dinlenerek, isterseniz alışveriş yaparak
geçiriyorsunuz.
Seyehat
İngiltere içinde seyahat etmek isterseniz, nerdeyse heryere
giden, genel durumları oldukça iyi olan trenleri
kullanabilirsiniz. Yada şehir içi otobüslerini (www.nationalexpress.com) de
kullanabilirsiniz. National express firmasının Internet sitesinden
yapılan alışverişlerde bir indirimi var, karlı olabiliyor; ancak her
durak indirime dahil olmayabiliyor.
"İngiliz soğukluğu"
Genelde böyle bir söylenti vardır, İngiliz'ler soğuktur diye.
Bu kısmen doğru, kısmen de abartma. Bizim insanlarımıza göre daha
soğuklar, ancak burada soğukluğun tanımını yapmak gerekiyor.
Kastettiğim, "tanışma süresi", yani bir karşıki insanın size
tamamiyle güvenmesi için geçen süre. Bizim
insanlarımız arasında bu süre çok daha kısa. Biz
yerinde tanımadığımız insanlara daha fazla güvenebiliyoruz. Ancak
İngiltere'de arkadaşlarınız, sizinle bazı sınırları daha fazla
sürdürebilirler. Bu durumda alınmayın, yada duygusal olarak
incinmeyin. Gerçekten İngilizlerin kültürü bunu
gerektiriyor. Buraya geldikten sonra farkedebileceğiniz gibi pek
çok konuda bize göre oldukça daha dikkatli, ince
eleyip sık dokuyan, çekingen noktasına gelecek kadar
düşünceli olabiliyorlar. O yüzden arkadaşlık gibi derin,
geniş kapsamlı, önemli bir konuda da biraz fazla dikkatli, zaman
zaman "soğuk" olmalarını normal karşılamaya çalışın. Genelde
zamana bırakın, arkadaşlıklarınızın daha samimileştiğini
farkedeceksiniz.